| Yazanlarda |
|
KaRDeLeN Editör


Kayıt Tarihi: 23-Ekim-2007 Gönderilenler: 407
|
| Gönderen: 04-Kasım-2007 Saat 12:24 |
|
|
|
Okuduğum bir kitapta insanları en büyük büyücüler hatta kara büyücüler diye tanımlıyor. Bu kısım doğru bence de, bunu şundan söylüyor hani beynimize birçok iyiler kötüler tıkıştırıldı ya, bunu da sözle yaptılar hani hala da devam ediyorlar tıkıştırmaya. Sözün gücü, inandığınız an büyü etkisi yapar, kişi de mesela kendinizi en güzel hissettiğiniz anda birinin “ay ne kadar çirkin olmuşsun bugün” demesiyle omuzlarınızın çökmesi gibi. Haklı, haklı da yazar, sonra başlıyor ne yapmalıya. İşte benim koptuğum an! Ooooooo çok güzel maşallah, annem, babam beni büyütürken hata yaptı beynimi birçok yanlışlarla doldurdu sonra hayatıma giren herkes hata yaptı birçok ıvır zıvır doldurdu beynime bilinçaltıma, aferin bu kişi de bunları fark etmiş bana herkesin yaptığının yanlış, kendi dediğinin doğru olduğunu söylüyor. Eski düşünce tiplerini atalım arkadaşlar o büyülerin etkisinden kurtulalım ve bu kişinin büyüsünün altına girelim hım ne dersiniz?
Ben olsam böyle bir sorumluluk almazdım, kitaptaki meditasyonun, duanın doğru olduğunu kim söylüyor. Neden insanlar doya, doya yaşamasınlar hayatı? Neden acılarında şöyle içlerinden gele gele, böğüre, böğüre ağlamasınlar? Neden sevinçlerinde çocuklar gibi kıkırdamasınlar neden? Hem de Tanrı bizim aracılığımızla hayatı deneyimlerken, hım şimdi anladım ona kazık atacağız! Bir türlü hayatı deneyimleyemesin diye tam ağlayacağımız bir olay olduğunda bir dakika meditasyon çok ağlamak iyi değildir duyguları kontrol etmek gerekir, hatta nötr olmak gerekir, “aha işte öğrenemedi Tanrı da buradaki gerçek duygumu, nasıl kazık attım ama”, yok arkadaşlar, yok olmaz böyle yaşam geçip gidiyor siz bu hayata dair hiç bir duyguyu şöyle doya doya içinize çeke çeke yaşayamadan.
Öyle çok gülme!, yüksek sesle konuşulmaz, yolda yürürken ciddi ol kaşlarını çat ki yılışık olma! Arkadaşlar bizim geleneklerimizde Tanrı selamı vardır değil mi? Tanrı selamı kuldan esirgenmez değil mi? Mutlaka bir selam verilmesi gerekir, hayır öyle herkese sen verme selam. Koşup tutalım hayatı bir yerinden, atalarımızın öğrettiği çok doğruda esas yanlışlar sonradan öğretilenler, mesela neler var bir bakalım geleneklerimizde, Tanrı Selamı demiştik. Hanginiz ya da kaçınız belediye otobüs şoförüne binerken günaydın, iyi akşamlar inerken de teşekkür eder, neredeyse hiçbiriniz. Tabii o zaman şoför de sizin gibi insan o da kaşlarını çatar bu insanlar bundan anlar deyip “sıkış sıkış dedim kardeşim haydi bak orada bir iğne deliği yer kalmış” diye azarlar sizi. Bir kahvenin kırk yıl hatırı vardır’ı hatırlar mısınız? Yani bunun öz Türkçesi yediğin tabağa mıçmadır sen 40 yıl önce o kişiden bir kahve içmiştin unutma bunu, dek dur anlamına gelir. Bizim geleneklerimizde bir lokma ekmek paylaşılır, yolcuya su vermek sevaptır. Hani hangisini uygularız sizce bir de yanlış büyütülmüşüz hadi bakalım yanlış o zaman mı yapılmış? Şimdi mi?
Yıllar önce Avrupa’da yaşarken çok ağrıma gitmişti, yolda yürürken gözün dalar, bir şey düşünüyor olursun da boş boş birinin gözünün içine bakarsın fark etmeden ya hemen karşıdan gelen kişi büyük bir saygıyla daldığınızı anlar çünkü fesat değildir. Ya bir içten günaydın der ya da selamlar böylece, günaydın diye cevaplarken karşıdakini toplarsın da kendini.
Bizde böyle bir şey nasıl olur acaba bir bakalım? “Ay manyak mı ne? Öyle bön bön bakıyor” ya da “yiyecek misin beni”, ya da “Hoppppppp açıkta bir şey mi gördün”, ya da “terbiyesiz” denilir geçilir, çünkü biz geleneklerinde Tanrı selamı olan kişileriz. Diyelim ki siz de selam vermek istiyorsunuz ve de yoldan geçen birine “Günaydın” deyip geçtiniz vay halinize, kişi durur omzundan tutar seni çevirir “bir yerden mi tanışıyoruz kardeş” der “yok sadece selam verdim” desen ayrı bir bela, niye? Ne isteyeceksin, yürü kardeşim beni kendine bulaştırma gibi saçma sapan şeyler yaşarız mutlaka.
Bugünlerde birçok bilgenin sıkıntı içinde olduğunu, bilgeliklerinin farkında olmadıkları içinde bunu hak ettiklerini düşündüklerini hissediyorum. Kim bilir belki de bu yazı tam zamanında ulaşacaktır ulaşması gereken yüreklere, akıllara, bedenlere ve ruhlara iyi ki varsınız, hayat, yaşam sizinle çok güzel.
Bilge sizi, özgür bırakandır, zorla o öyledir bu da böyle diyen bilge olamaz, bilge iyi, kötü, güzel, çirkin, doğru yanlış ayırımı yapmaz çünkü bilge bilir ki her şey olması gerektiği gibi ve olduğu haliyle güzeldir. O yüzden onda eleştirme kınama yoktur.
Aslında bu tür yazarları grup ve dernek başkanlarını da anlıyorum, çünkü bilgelik herkesin içinde olmasına rağmen herkes bunu görev olarak seçmez. Bu kişilerin pek çoğu uyarıcı ve uyuyan insanları uyandırıcı görevi görür, ancak işin kötü kısmı kendilerini bilge sanırlar, evet bilgi sahibidirler birçok konuda ve bunların bir kısmını da yaşamlarına da geçirmişlerdir ama bilgede kınama yoktur, siz özgür varlıklarsınız derken aba altından sopa göstererek aman dikkat et demez.
Şimdi bilgeyi, bilgeliği anlayabilmek, gerçek bilgenin kim olduğunu bilebilmek için bir giriş yapalım:
Bizler kendini tanıma yolunda birçok aşamalardan farkında olarak ya da olmayarak geçtik bunlardan en önemlisi ve en zorlandığımız ego kazandırılmasıydı. Şimdi birçoğunuz çok şaşırdınız değil mi?
Sanıyordunuz ki egolarımız törpülendi yok edilmeye çalışıldı değil mi?
Hayır, ben diyorum ki bize ego kazandırılmaya çalışıldı, bizler “benim”, “bu işte ben de varım”, “en iyi ben yaparım” demekten acizdik. Bizler topluma saygılı, her zaman tevazu içinde olmamız gerektiği öğretilerek büyütüldük. Son kalan yemeği “ben sevdim” deyip yiyemeyen insanlardık, “isteyen var mı paylaşalım mı?” diyerek büyüdük, kendimiz için bir şey istemesini bilmiyorduk, bizler istedik mi tüm aile, toplum insanlık için isterdik.
Bencillik çok ayıptı. Bize ilk öğrettikleri kendimizi sevme oldu, ego edindirdiler kendimi seviyorum, ben varımlarla ezik, silik kişilikleri kişilik sahibi yapmaya çalıştılar (bazıları bu işin gözünü çıkardıysa da). Daha sonra ben tanrıdan oldum öyleyse ondan benim içimde bir nefes varlara geldik, demiyor mu size nefesimden üfledim diye, demiyor mu size şah damarınızdan daha yakın diye. Peki bunu niye yaptılar dersiniz. “YA ÖZGÜRLÜK, YA DA ESARET” adına insan sahip olmadığı bir şeyden özgür olamaz. Mesela maddeye sahip olup maddeyi aşmak gerekir zaten sahip olmadığım bir şeyden özgür değilimdir sadece YOKSUNUMDUR bu da beni, sizi bütünlemez, tamamlamaz.
Mesela ev istiyorsunuz ama evin esiri olamazsınız, eviniz olur, orada kalıp, kalmamayı tercih etmek sizin özgürlüğünüzdür. Ama yok olan bir şeyden “özgürlüğü seçtim” diyemezsiniz. Bu yüzden önce BEN demeyi öğrendik, mesela bu duyguyu annelikte görebilirsiniz o kadar güçlü bir duygudur ki bu tüm demeyeceğim ama hemen hemen bütün anneler çocukları dururken BEN diyemezler. Oysaki kişisel gelişim tek kişiliktir. Talepler tek kişi için karşılanır çünkü bu anne bile olsa çoğu zaman çocuğunun gerçek ihtiyacını çocuğu bilir.
Ben kendim için istediğimde artık biliyorum ki bu çocuklarımı da, arkadaşlarımı da hatta tüm evreni kapsıyor çünkü ben biliyorum ki, kılıflar farklı olsa da herkes ben, ben herkes.
Hint fakirlerini bilirsiniz yokluk açlık içinde, bunlara bilge, ermiş falan da denir. Peki soruyorum size tanrıdan olan bizler onun bilgeliğine sahip isek, Tanrı yoksun olur mu? Tanrı hak ettiği, layık olduğu güzellikleri yaşayamıyorsa bir şeyler yanlış değil midir? Çünkü o güzelliklerin kaynağı ve güzellikleri hak edendir.
Verici olmak bilgelik midir? Ben çok verici bir insanımdır vermeyi gerçekten çok severim hem de yürekten yaparım bunu çok güzel bir meziyet gibi görünen bu davranış aslında çok büyük hatadır. İnsanlığın bilinci yükselmedikçe yukarıda bahsettiğim uyaran, uyandıranlar çoğalıp insanlara farkındalık kazandıramadıkça, bu kadar verici olmak yokluk getirir. Gerçekten de Tanrı bunu erdem değil israftan sayar. Çünkü vermek Tanrının bir lütfüdür ve hak ettiği değeri bulamayacağı kişilere sunulduğunda, Tanrının lütfünü boşa harcıyorsunuz, ama alan aldığının değerini bildiği sürece vermek çok güzel. Zaten o zaman o vermek değil paylaşmak oluyor. Bilge bunu da bilendir, ihtiyacı olana ihtiyacı kadar verendir.
Kimimiz çok zorlanırız yardım isteme konusunda ve zaman zamanda istemenin erdem olduğunu düşünürüz, aslında erdem, isteyecek duruma düşmemektir. Öyle bir zaman gelmeli ki herkes her şeye koşuyor olmalı yani ne karşındaki istemeli ne diğeri vermemeli, herkes herkes için tek, BİR gibi yaşamalı siz istemeden yapmalı karşınızdaki ihtiyacı bilerek siz de aynısını yapmalısınız karşınızdakine zaten bilmelisiniz ihtiyacını.
İşte bu dünya henüz bu seviye de değilken, sonuna kadar ilüzyonu gerçek, gerçek yaşarken, insanlardaki Tanrı enerjisi sadece dünya bilinciyle (şu an için) değer bulacakken, bugünkü ölçü her ne ise onunla tüm insanlığa sağlanmalı. İşte bu yüzden Bilge yoksunluk içinde değildir.
Tanrı suretinden yarattı deriz değil mi İnsan’ı. O halde insanlar bir diğerine baktığında onu görmeli, eylemlerinde ah işte bu tanrının eli, tanrının işi demeli, işte bu varlıklar da böyle güzel değerlendirildi, koşul ne olursa olsun o enerji sağlandı denebilsin.
Tanrı kendini bizde görsün tanısın diye geldiysek eğer ve hala etrafta üzünülecek insanlar varsa, bu taşınan enerji bugün neyle değer bulacaksa onunla alınması gerekir. İşte bu yüzden bilge yoksunluk içinde değildir.
Sizdeki enerjiyi nasıl kullanacağınız size kalmış, ister onunla kavga eder, sürekli bir şeylerle boğuşursunuz ya da onu kabul eder ve yaşamı tüm kısıtlamalardan arınarak ama toplumla birlikte çok eller tutarak yaşarsınız. Bilgeler bunu kabul etmiş yaşamla barışık olanlardır.
Bilgeler ya da onlara adaylar demek daha doğru bir dönem insanlık çok gecikiyor diye telaş ettiler başarısızlıkları için üzüldüler. Evrende ne kadar enerji varsa dünyaya yığdılar ki bir şeyler düzelir mi acaba diye. Hiçbir şeyi ispata çalışmadılar “ben biliyorum görürsün” dediler, liyakati hak ettiklerini bilenler bile azdı içlerinde. Oysa hak ettiklerini bilip bunun bilinmesini sağlamalıydılar. İnancı sağlama dönemleriydi o, evet hem bilecekler, hem yansıtacaklar, hem de kabulünü sağlayacaklardı. Enerjiyi aşağlatmıyacakları bir dönemdi o. Bu kişiler bilge olduklarının farkında bile değildiler, yoksa korkak bilge olur mu? Bilge olsa korkacağı bir şey kalır mı? İçlerinde bir yerde bir şeyleri hissediyorlar ama kendilerini tanımıyorlardı, Eğer bu enerji burada değerini bulamazsa defalarca yaptığı gibi yeni dünyalar yaratır da yine de kendini aşalatmazdı, bu arada Tanrı hiç zarar veriyorum diye düşünür mü? Hayır, çünkü o bizim kendi olduğumuzu biliyor ve sadece yenileniyorum diye düşünüyor.
Evet, evet şimdi konuya giriyorum. Şu an sıkıntı içinde olan sevgi demetleri, sevgi buketleri, kendi değerinizin farkına varın, kimseye ve bir şeye ihtiyacınız yok sadece paylaşmak aradığınız ama ihtiyaçmış gibi davranıyorsunuz. Şu an sıkıntıdasınız geçecek. Belki aşağıda yazdıklarımın bir faydası olur kendinizi tanımanıza.
Evet, geldik Bilgeye, Bilge, BİLMEKTİR. Nedenleri, niyeleri ve nasıl olması gerektiğini bilendir bilge.
İhtiyaçları karşılar, yani bazen olmaması gerektiği gibi davranandır, çünkü o özgürdür ve gerçekte tam anlamıyla özgürleşmiş olandır. Şimdi uçuk kaçık havada kalan konuşmalar gibi yazdıklarımı izah etmeye çalışayım.
Size küçük bir örnek, kendini tanıma yolundan bilgeliğe doğru adım atan birçok kişi, doğru enerjileri çekebilmek için gıda diyetleri yaparlar, kimileri hatta bunu önerirler de. Mesela Hintliler ciddi açlık oruçları falan tutarlar. Ama bilge, bunlardan özgür olandır. O bedenin ihtiyacını bilir ve ona uyar.
Tabii unutmayın ben zamanın, bugünün bilgesinden bahsediyorum, geçmişte durum çok daha farklı. Bugün toplumun değer yargıları ve gelişmesi farklılaştı, eskiden sesiz duran ağzından cımbızla laf alınan, öyle vara yoğa enerjisini harcamayan kişilerdi bilgeler hatta bu yüzden “ağır ol da molla desinler” derdik. Kamil insan, kasım kasım kasılırdı hata yapmamak uğruna, kim bilir belki toplumda onların söylediklerini anlayabilecekler de yoktu, böyle gerekiyordu ve öyle davranıyorlardı aksi takdirde belki de sayılmayacaklardı. Şimdi, günümüzde ağır olursan aptalsın, kültürsüzsün demektir, söylecek sözün yok demektir. Saygı görmekten çok bilgisini aktarmak derdindedir bilge, gerçi mutlaka hak ettiği saygıyı da görür ama densizin biri aşağılasa da buna hayıflanarak harcayacak ne zamanı ne de enerjisi vardır. Kısaca umurunda değildir. Günümüz bilgesi, kavga etmez. Günümüz bilgesi ben bilgeyim diye ortaya çıkmaz. Çünkü toplum bilge aramıyor, bilgeyim diyen günümüzde eşittir enelhak demekle bir tutulur deli damgası yer, günümüz bilgesi tüm kısıtlamalardan özgür ama gerçeği ve olması gerekeni bilen ihtiyacı anlayan akıllara göre konuşandır.
Mesela sizin istediğiniz ev ise size o konuda fikirler verebilecek, benim düşüncem paraysa bana o konuda konuşa bilecek ve bu arada da çaktırmadan bir gerçeği de verebiliyorsa işte bilge tam budur.
Bilgenin maddi, sıkıntısı yoktur, çünkü o parayı taşıdığı enerji onu yansıttığı için sever.
Bilgenin sevilmeye ihtiyacı yoktur o sevgidir, sevgi alır, sevgi verir ve sevgiyle kuşatılmıştır.
Bilge neye inandığını bilen ve inandığını yaşamına sokabilendir. Paylaşacağı varsa sizinle paylaşır ama almak istemeyene zorla vermeye de kalkmaz.
Bilgenin endişesi yoktur. Endişe ve korkulardan da özgürdür bilge. Buna rağmen, bilge böyle iken, bilgeye saldırılmaz mı? Belki de böyle bir durumu örnek olmak için kendi de yaradır, bu durumda bilge ne yapar sizce susar ve senin ona saldırmanı mı seyreder? Hayır, öyle bir şey yapar ki bilge seninle kavga etmez, basit alelade sokaktaki insanın seni cevaplayacağı şekilde seni cevaplamaz, öyle bir şey söyler ki bilge hem karşısındaki yaptığından pişman olur hem de bir şeyler öğrenir, hem de bunu öğrenmeyi istediğini kendi bile bilmezken, şöyle bir yüreciğine oturu verir ki, bilgenin sözü adeta kazınır istese de o kişi bundan kurtulamaz onun parçası olur.
Bilgelik çok keyifli bir bilinçtir.
Yaşar bilge hem de keyif ala ala yaşar bu hayatı. Onun aldığı zevk, keyif bir kelime aktara bildiği insanın yüreğinden gelir ona, onun değerleri aslında çok farklıyken kısıtlamaları, kıstasları yokken, herkes gibi yaşıyor görünür hayatı, hiç bir şey onu hayrete düşürmezken çok şaşırmış gibi yapar bazen.
Bilge keyifle kendini kabul edendir. Keyifle bunu yaşayandır.
Sırf akıllara, bilinçlere göre davrandığı için O tanrısını, tanrı onu bilir. Aslında Tanrı o ne yaparsa yapsın nedenini bildiği gibi o da tanrısıyla yaşar aslında.
Evet, gerçekten bilgelik özenilecek bir şeydir, ama herkesin amacı bu değildir tabii ama bilgelerin nasıl yaşamdan keyif aldıklarını bilseler, insanlar bilge olmaya soyunurdu, hepsi hem de bedeli oruçsa oruç, yokluksa yokluğa razı olarak.
Bilge özgürdür tüm kısıtlamaları aşandır, o yorgun değildir, o kederli değildir, o sevinçli de değildir, bilir ki her şey bir rüya, her şey bir oyundur, olayla olay olmayandır o, isyan etmeden yaşar gerçeği, huzur ve güven içinde o sadece yoluna devam edendir.
Bilgelik yanağını dönüp, bir de şuradan vur demek değildir, bilgelik dağların zirvesinde değildir, bilgelik senin, benim, ufacık bebeklerin, herkesin yüreğindedir.
Bilgelik o ilk tokadı yememektir.
Tokat yedikten sonra tabii artık diğer yanağa da vurulsa bir şey değişmez, eğer şamar yiyen bir bilge görürseniz bilin ki o anlık bir gaflet yaşamıştır ve bu yüzden size diğer yanağını dönmüştür ki bunu asla unutmasın diye. Saldıranın niye saldırdığını bilir o, bizim gibi bu insanlarda neyimi kıskanır, neyimi çekemez diye hayretler içinde kalmaz.
O, yüreğinden kendinden yansıyan o güzelliğe o enerjiye öylesine hayrandır ki, o onu tanımasa, o enerjiyi sevmese, o da ne olduğunu anlamadığı bu güzelliği kıskanacağını bilir.
O yalnızlıkta birdir, bütündür. Herkesledir, her şeydir.
İnzivada bilge kalmak, inzivada doğayla bir olmak onu her yerde görmek öylesine kolaydır ki, taş binalar arasında tek bir çiçeği görebilmek ve o taş binadaki emeği görebilen gerçek bilgedir.
Bilgenin varlığı şifadır ama bazen herkes gibi onunda teyide ihtiyacı olur o zaman konuşur buna hiç gerek olmadığını bilse de.
Figen Danışman
__________________ Aynı Dili Konuşanlar Degil , Aynı Duyguları Paylaşanlar Anlaşabilir... :
|
| Yukarı Dön |
|
| |
adilenur Yönetici

Editör
Kayıt Tarihi: 02-Nisan-2008 Gönderilenler: 1158
|
| Gönderen: 26-Ocak-2010 Saat 11:16 |
|
|
|
HU Tanrı’nın kadim bir ismidir. Ayrıca Tanrı’ya söylenen bir sevgi şarkısıdır.
Tanrı’nın Ruh’a olan sevgisini temsil eder ve bizler Ruhuz. HU, Yaradan’ın Kendi yaratımı için duyduğu muazzam sevgiyi temsil eder.

Tanrı’ya söylenen Sevgi Şarkısı
Büyük mutluluk, sevgi ve anlayış potansiyeline sahipsiniz. HU’yu söylemek size bunları getirebilir – Tanrı’nın ışığı ve Sesi vasıtası ile.
Çağlar boyunca, bir çok spiritüel geleneklerin takipçileri Tanrı’ya daha yakın olmak için duaları, kutsal sözcükleri seslendirmeyi ve meditasyonu kullandılar. Aynı şekilde, Tanrı’nın kadim ismi olan HU’yu keşfedenler, bunu spiritüel yükselme için söylerler.
İnancınıza ve dininize bakmaksızın, Tanrı’nın sevgisinde daha mutlu ve daha güvende olmak için HU’yu seslendirebilirsiniz.
HU yaşamın lisanına dokunur. Tüm seslerin Sesidir. Yapraklardaki rüzgar, yağan yağmur, kuşların cıvıltıları, bir tornadonun dehşet verici gürlemesidir… HU sesi, kahkahada, ağlayışta, şehir trafiğinin şamatasında, okyanus dalgalarında ve dağdaki bir pınarın sessiz çağıldamasında işitilir. Ve yine de HU sözcüğü Tanrı değildir. İnsanların herhangi bir yerde Yaşamın Kaynağına hitap etmek için kullanabilecekleri bir sözcüktür.
İlahi Bağlantı
Eckankar spiritüel özün - Işık ve Ses-, herkesi Tanrı’nın kalbine bağladığını öğretir. Bu Işık ve Ses, Kutsal Ruhtur. Tanrı’nın bu ikiz veçhesi ile direkt deneyim, her birimizin içindeki derin spiritüel potansiyeli açar. Işık ve Ses bizi arıtır, yükseltir ve yuvaya, Tanrı’ya yolculuğumuzda bizi yönlendirir.
HU’yu seslendirmek bizi İlahi varlık olan bilinçlilik halimize yakınlaştırır. Onun amacı budur. HU, spiritüel sevgi, özgürlük, bilgelik ve gerçeği arzulayanlar içindir.
HU’yu Seslendirmek için Davet
Bu basit spiritüel egzersizi denemeye çağırılıyorsunuz. Bu, bir çok farklı inanca sahip insanın, kalplerini Tanrı’nın varlığına yükseltmeye açmaya daha tam olarak yardımcı oldu.
Bu egzersizi yapmak için, önce rahat olun. Gözlerinizi kapatın ve birkaç derin nefes alın. Sonra, nazikçe dikkatinizi içsel görsel ekranınıza getirin, imgelerin geldiği yere.
Gözleriniz kapalı iken, sevgi şarkısı olarak HU yu seslendirin. Tanrı’nın sevgisini deneyimlemenin bir çok yolu vardır. Derin bir huzur, sıcaklık ve rahatlama hissedebilirsiniz. Ayrıca günlük yaşamınızda daha büyük spiritüel içgörüler vasıtası ile İlahi olanın varlığını fark edebilirsiniz.
HU yu seslendirdiğinizde ve sessiz tefekkürde oturduğunuzda, ayrıca içsel Işık ve Sesi de algılayabilirsiniz. Işık içsel görsel ekranınızda parlaklık veya renkler olarak görünebilir. Ses müzikal olabilir veya rüzgar ya da okyanus gibi doğa sesleri olabilir. Ancak, Tanrı’nın varlığını deneyimliyorsunuz, bu size yaşamın daha engin bir anlayışını getiriyor.
Gününüz boyunca ruh halinizi yükseltme
Harold Klemp, HU’nun yaşamınızı bu daha yüksek bakış açısından görmeye nasıl yardımcı olabileceğini açıklıyor :
“Siz günde yirmi dakika sevgi ile Tanrı’nın ismini seslendirirken Ruh’u sınırlayan, zorlayan bağlar çözülmeye başlar. Hepsi birden değil, ama yavaşça, sizin anlayabileceğiniz ve kabul edebileceğiniz hızda. Bu bağlar salıverilirken, Ruh spiritüel özgürlükte yükselir.
Ruhlar olarak, zeminin üzerinde yükselen bir balona benzersiniz. Daha fazla yükseldikçe, daha ilerisini görebilirsiniz. Ve daha ilerisini görebildiğinizde, yaşamınızı daha iyi planlarsınız.”
|
| Yukarı Dön |
|
| |
adilenur Yönetici

Editör
Kayıt Tarihi: 02-Nisan-2008 Gönderilenler: 1158
|
| Gönderen: 08-Şubat-2010 Saat 18:27 |
|
|
|
Küçük bir beden, çoğu kez büyük bir ruha yataklık edermiş. -Ufak balıklar daha lezzetli olurmuş. -Ateşe küçük odunlar atılırsa alevler artarmış, büyük odunlar alevi söndürebilirmiş. -Her küçük şey mutlaka bir işe yararmış. -Sağanak dediğimiz, küçük damlalardan ibaretmiş. -Ufacık bir yağmur,kocaman bir toz bulutunu yok edebilirmiş. -Muazzam bir aydınlık, küçük bir delikten görünebilirmiş. -Küçük bir saman çöpü, rüzgarın yönünü gösterebilirmiş. -Bütün bir hasat,bir kıvılcım yüzünden elden gidebilirmiş.. -Büyük bir geminin batmasına, küçük bir delik yetermiş. -Çok veren malından, az veren canından verirmiş. -Yükte hafif olmak, pahada ağır olmaya engel değilmiş. -Deve büyükmüş ama ot yermiş, şahin küçükmüş ama et yermiş. -İnsan küçük bir adama iyiliği dokunduğu zaman cömertliği öğrenebilirmiş. Büyük adama iyilik ederse öğreneceği şey, ızdırap olurmuş. -Büyük makinaları küçük çarklar çalıştırırmış. -Büyük adamın büyüklüğü devam ediyorsa bunun sebebi; onun küçük adamlara gösterdiği özenmiş. -Bazen büyük bir aşşkı başlatan, küçük bir gülümseme imiş. -Büyük yazıları yazmak için küçük noktalar, virgüller gerekirmiş. -Büyük olaylar kolay unutulsa bile, sevdiğinle geçen küçük an'lar unutulmazmış. -Simite lezzetini veren küçük bir susam tanesi imiş. -Ulu bir çınarın veremediği kokuyu,küçük bir papatya verebilirmiş. -Büyük paralara alınan hediyelerin sağlamadığı mutluluğu, küçük bir bakış sağlayabilirmiş. -Küçük sevinçleri bilmeyenler, büyük keyifler yaşayamazmış.
Öyleyse 'küçük' deyip geçmeden önce, ne kadar 'büyük' sonuçlara varabileceğini düşünelim. Küçük bir damlayı, bir gülümsemeyi, noktayı, virgülü, bir ağacın dibinde biten gülü, bir susam tanesini, sevgilinin sesini hafife almayalım. Küçük dediklerimizin aslında ne kadar büyük olabileceklerini, onların yokluğunu beklemeden fark edelim. Çünkü yanımızdayken değerini bilmediğimizi, bildiğimizde bulamayabiliriz.
Çıkınınızda; küçük bir gülümseme, bir yağmur damlası, bir papatyanın kokusu, üç noktanız, unutulmaz küçük bir anınız hep olsun. Küçük de olsa varsın olsun. Çünkü o küçük çıkınlar nasılsa bir gün, büyük denkler olacaktır. Yeter ki, sabretmeyi ve biriktirmeyi bilelim küçük küçük....
|
| Yukarı Dön |
|
| |
adilenur Yönetici

Editör
Kayıt Tarihi: 02-Nisan-2008 Gönderilenler: 1158
|
| Gönderen: 02-Mart-2010 Saat 14:54 |
|
|
|
Beğendiğinize sevindim arkadaşlar 
Şimdi bir bilgelik yazısı daha alıntılayacağım.. ki.. çok hoşuma gitti. Umarım sizler de beğenirsiniz 
Mina Urgan demiş ki; "Ben sahip olduklarımın tadını çıkarmayı öğrendim hayatta. Sahip olamadıklarımın ve olamayacaklarımın acısına ise ayıracak zamanım yok. Hayat çok kısa."
... daha çok şeye ihtiyaç duymak değil, varolanla yetinebilmeyi başarmak onemli olan...
Charlotte kuralı
Charlotte, Paris'te yaşayan çok güzel bir kızdır. O kadar güzeldir ki, saçları şelaleler gibi omuzlarından kollarına dökülür. Boyu upuzun, bacakları upuzundur. Bir reklam ajansında, müşteri temsilcisi olarak çalışır. İyi para kazanır. Ailesi de çok varlıklıdır hatta. Ben Charlotte'u geçen hafta Paris'te tanıdım. Bu bilgileri almanız, kuralı sorgulamamanız açısından önemli.
Paris'te, bir arkadaşım beni Charlotte'un evine davet etti. Bilirsiniz, insanlar birbirlerinin hayatını merak eder, fark etmeden ve ettirmeden incelerler. Hatta benim en sevdiğim şeylerden biri, sokakta, perdeleri sonuna kadar açık evlere ve orada yaşananlara şahit olmaktır. İnsanın içi, insanlığa ısınır. Dersin ki, "Oh.... Üç aşağı beş yukarı aynı şeyler işte!" Ben de, böyle gözlerle incelemeye başladım biraz önce tanıdığım bu güzel Fransız kızın hayatını. Herkesin evinden yola çıkıp, kendisine varmak mümkün.
Fakat bu evde bir tuhaflık vardı. Her şeyden çok az vardı bu evde.. Gerektiği kadar. Mesela, bir şampuan bir sabun. Minnacık bir dolap. İçinde birkaç elbise kazak. Altı yedi ayakkabı. İki dvd. Beş cd. Ipod. Dört bardak, birkaç tabak. Birkaç mum. En fazla on tane kitap. Hiç ruj yok! Çantasındaymış. Zaten lipstick o da... Hayatta bazen, şaşakalırsın ya. Başa dönersin ya. Bir yerde bir hesaba, olmazsa olmaz diye eklediğin bir kalem birdenbire, tek bir örnekle, kendini siler ya. Öyle oldu bana. Gözlerindeki silik eyeliner dışında, süsü de yok bu kızın. Peki bu kız nasıl böyle kız oldu? Nasıl böyle sade kaldı? Kadın oldu? Dışarıda bu kadar az şeyle, içi çok oldu? Anlayamadım. Çözemedim. Sadelik.. Beni şaşırtan şey, modellik yapacak kadar güzel ve havalı, aynı zamanda varlıklı bir kızın bu hayat seçimi. Olağanüstü... Kendi hayatım, arı kovanı gibi başımda vızıldamaya başladı. Paris sokaklarında beni takip edip durdu bu arılar. Tek çöp bir şey alamadım. Hep sordum: buna gerçekten ihtiyacım var mı? Buna benzer, aynı işi gören bir şeyim var mı?... Koca koca alışveriş merkezleri, bizi kandırmak için birbirleriyle iddiaya girmiş ahtapotlar gibi gelmeye başladı. Kaçtım, kaçtım, saklandım.
Sahip olduklarımın, yarısından fazlasına ihtiyacım yoktu. Hayatı ağırlaştıran şey, seçim çokluğu. Az şey kadar güzeli yok. Gereği yok. Sonumuz belli.
Banyoda bütün ürünler, dopdolu şişelerle birbirlerini köpürtürken, hiç giymediğimiz kazaklar lüzumsuzca dizilmiş t-shirt'lere dolapta el şakası yaparken, hiç açılmamış kitaplar kendi kendilerine konuşurken... Biz orada olmayacağız. Üstelik onlar da, boşu boşuna bizden başka kimsenin olmamış olacak.
Anladınız değil mi Charlotte kuralını?
Ben de sözü geçenlerde yakın bir arkadaşımdan duyduğum ve çok sevdiğim bir sözle bitireyim.
Zenginlik çok şeye sahip olmak değil az şeye ihtiyaç duymaktır.
|
| Yukarı Dön |
|
| |
CLICKMAN neptün


Kayıt Tarihi: 10-Aralık-2008 Ülke: Turkiye Gönderilenler: 58
|
| Gönderen: 06-Mart-2010 Saat 17:37 |
|
|
|
Çok güzel yazmışsınız elinize sağlık...
__________________ CLICK CLICK...
|
| Yukarı Dön |
|
| |
adilenur Yönetici

Editör
Kayıt Tarihi: 02-Nisan-2008 Gönderilenler: 1158
|
| Gönderen: 28-Mart-2010 Saat 14:34 |
|
|
|
Bugün bir mail geçti elime.. Tam da söylemek isteyipte ifade edemediğim düşünceleri dile getirmiş. Yazanının eline ..bunu gönderen dostunda yüreğine sağlık 
Konuşulan konuyu boş, basit ve anlamsız buluyoruzdur, konuşmayı da gereksiz ve anlamsız buluruz…
Susarız…
Konuşulanlar öyle abes ve mantık dışıdır ki sadece hayretle dinler ve sessiz bir tepkiyle belli ederiz duruşumuzu…
Susarız…
Sessiz bir onaydır susuşumuz…Biraz utangaçlık belki ama içten bir katılıştır söylenenlere…
Susarız…
Sessiz bir bekleyiş olur susmak…Ya kendimizin yada karşımızdakinin ortak değerleri yeniden gözden geçirmesine tanınmış bir fırsattır sessizliğimiz…Yada birinin bizi fark etmesi, doğru algılayabilmesi için tanınmış bir süre… Susan için endişe ve olasılık hesapları arasındaki gel git lerle biraz da huzursuz bir bekleyiştir susmak…
Susarız…
Dile getirilmeyen bir öfkedir bazen suskunluğumuz… Öylesine yaralanmışızdır ki yaralamak isteriz, yüreğini acıtmak ve kanatmak…Ve biliriz ki hiçbir söz acıtamaz, yaralayamaz ve kanatamaz kimseyi bir suskunluk kadar…Ve susmak en acımasız, öldürücü silahtır bazen…
Susarız…
Hassas ve kırılgan bir tepkidir…Küçücük bir hatırlatmadır belki…Fark edilmesi ve onarılması incelik ister…Ya yeniden bir kazanıştır yada aleyhte bir delil olarak kalır karşımızdaki için…
Susarız…
Bir ilişkide negatiflerin gözümüze batmaya başladığı, karşımızdakine ait aleyhte deliller dosyasının kabarmaya başladığı ve hatta dosyayı masanızdan kaldırmaya gerek duymaz olduğunuz bir noktadasınızdır…Bir duruş, bir soluklanmadır susmak…Ortak geçmişin değerlendirilmesi ve geleceğin muhasebesidir…Durup yeniden, şimdi bulunduğunuz noktadan bir daha bakmak istersiniz yaşananlara ve eldekilerle geleceğe gitmenin ne kadar mümkün olduğuna…Bir içe kaçış ve söylenemeyenlerin biriktirilmeye başladığı yerdir susmak…
Susarız…
Ayağımız yerden kesilmiş, bulutların üstündeyizdir ve çiçek çiçek bahardır yüreğimiz…Sevdiğimizle yan yana ve can cana yızdır…Öyle bir ruhsal bütünleşmedir ki hiçbir söz tanımlamaya yeterli gelmez hissedilenleri ve susarız…Sadece yüreklerin ve gözlerin konuştuğu yerdir suskunluğumuz…
Susarız…
İletişimin tıkandığı yerdeyizdir , hiçbir iletinin bize yeterli gelmediği ve hiçbir iletimizin doğru algılanmadığı…Yanlışlıklar, yanılgılar ve kim bilir belki de gerçeklerdir bir fırtınaya tutulmuşçasına savrulup duran…Sözler yerini sessizliğe bırakmaya başlar ve siyah, tek nokta konur cümlelerin sonuna…Zamanla cümlelerimizin sonuna konan o tek ve siyah nokta büyüyerek bir kara deliğe dönüşmeye başlar…Güven ve sevginin içten içe çürümeye başladığı yerdir ve gitmek zamanının ertelenmiş halidir susmak…
Susarız…
Kabul edilmiş bir hata yada suçtur susuşumuz ve söylenecek her söz kaybetme riskidir…Korku eşlik eder suskunluğumuza…
Susarız…
Bir gidişi kabullenmektir susmak, yerinde ve zamanında olduğunun ayırdımında olduğumuz bir gidişin…
Susarız…
Hayata karşı bir susuştur bu kez yaşanan…Bizi can evimizden vuran bir kayıp, yaşanan büyük bir acı, ölesiye bir çaresizliktir yaşadığımız…Söylenecek hiçbir sözümüzün adrese teslim olmayacağından emin olduğumuz, bütün sözcüklerin anlamını yitirdiği bir yerdeyizdir…Hayatın bize bir şey katamadığı ve bizim de hayata bir şey katmak için anlamımızı kaybettiğimiz bir yer…Belki de boş gözlerle, algılamadan bir seyirdir hayat o noktada ve belki de amacı ve beklentisi olmayan, bir mesaj kaygısı taşımayan ve hedefi olmayan tek susuştur yaşadığımız…
Susmak; eylemsiz ve durağan bir edim gibi görünse de her susku bir şey anlatır yine de ve her suskunun bir nedeni vardır ve her susku içinde pek çok sesi hapseden sessiz bir eylemdir..
ESİN ARDIÇ
Dip not: İletişimin eylemi seslenmektir. Sadece işitmek isteyenler duyar.
|
| Yukarı Dön |
|
| |
adilenur Yönetici

Editör
Kayıt Tarihi: 02-Nisan-2008 Gönderilenler: 1158
|
| Gönderen: 04-Mayıs-2010 Saat 23:24 |
|
|
|
|
Her bilgi doğrudur, çünkü doğru özneldir! Bilgiyi saptıran, değiştiren, etrafında örgütler kuran, öğretiler oluşturan insanoğludur.
İnsanoğluna verilen özelliklerden biride şüphedir. Şüphe sayesinde insan, gelen bilgiye inanmamayı seçebilir. Acabalar içinde yaşayan kişi, kendisi için yeni olan bilgiye şüphe ile bakar. Bunun sebebi güvensizliktendir. Hemen sorgulama başlar: bu bilgiyi kim verdi, ya bu kişi bizi kandırmaya çalışıyorsa, onun söylediklerinin doğru olduğunu nasıl bilebilirim? Ama aynı kişi bazı bilgileri, çocukluğunda kesin doğru olarak aldığı bilgilere uygun olduğu için, kayıtsız şartsız kabul eder. Kendisine bu bilgileri neden kabul ediyorsun diye sorduğumuzda, ''bana mantıklı geliyorda ondan'' diye bir yanıt alırız. Yani; çocukluk çağında aldığı bilgiler kişinin, inşaa etmekte olduğu yaşam binasının temelini oluşturuyor. Nasıl şüphe önyargıyı doğrurursa, inanç da ön kabulü doğruyor!
Bir bilginin doğru mu yoksa yanlış mı olduğunu nasıl anlayabiliriz?
Tek bir gerçek olmadığı ve insanlar nasıl bir realitede yaşamak istiyorlarsa öyle bir yaşam içersinde olacaklarından/olduklarından, bilgiyi kendilerine sormalıdırlar. Çünkü, herkesin kendine has bir gerçeği vardır.
Yapmanız gereken şey: gelen bilgiyi, şüphe süzgecinden geçirmeden önce, onu varlığınıza almak, kendi içinizde değerlendirmektir. O bilgi sizde nasıl bir his uyandırıyor. O sizi mutlu ediyor, kalbinizin atmasını sağlıyor mu? İçinizden evet evet, bu kesinlikle doğru diyormusunuz. Eğer varlığınız o bilgiyi sevinçle karşılıyor ve kabul ediyorsa, işte o sizin doğruduzdur, sizin mantığınıza uygundur!
Bilgiyi yargılamadan, kabul edin demiyorum; yargılamadan anlamaya çalışın, diyorum. Önce bir dinleyin, anlayın. Sonra o bilgi ile ne yapacağınız size kalmış! |
Saygılar
Kahin1980
|
| Yukarı Dön |
|
| |
adilenur Yönetici

Editör
Kayıt Tarihi: 02-Nisan-2008 Gönderilenler: 1158
|
| Gönderen: 24-Mayıs-2010 Saat 09:22 |
|
|
|
Yaradan’ı hangi kelimelerle tanımladığımız,
kendimizi nasıl gördüğümüze ayna tutar.
Şayet Tanrı dendi mi, öncelikle korkulacak,
utanılacak bir varlık geliyorsa aklına,
demek ki sende korku ve utanç içindesin çoğunlukla.
Yok eğer Tanrı dendi mi, evvela aşk,
merhamet ve şefkat anlıyorsan,
sende de bu vasıflardan bolca mevcut demektir.
Şems
|
| Yukarı Dön |
|
| |
|
|