| Yazanlarda |
|
sevdagözüpek mars


Kayıt Tarihi: 26-Ocak-2008 Ülke: Turkiye Gönderilenler: 27
|
| Gönderen: 31-Ocak-2008 Saat 18:43 |
|
|
|
ne biliyoruz ki? adlı bir filim vardı meraklı olanlarınız bilir orada bu japon dr. araştırmalarına da yer veriyordu. insanın sadece karşısındaki insanlara değil herşeye, herkese ve hatta kendine olan zararını suyla yapılan deneyle açıklamaya çalışıyorlar. aşağıdaki yazıyı http://www.holistikyasam.com sitesinden alıntıdır. Meraklısna bu filimin 2. de var ayrıca masarı emoto'nun kitabı da. düşüncelerimize, dilimize, hissettiklerimize ve yaşadıklarımıza dikkat etmeliyiz ve dikkat etmek dileğiyle
Bilinç Herşeyi Yaratır Yazar Masaru Emoto 15 05 2007 ImageSuyun mucizevi dünyasina adım attığım günden beri, dünyanın dört yanından gelen su numuneleriyle sayısız deney yapma fırsatı buldum. Dünyanın farklı yerlerinde incelediğim su örneklerinin her biri eşi benzeri olmayan bir karakteristiğe sahipti. Elbette bu arada yeryüzündeki suların nasıl kirlendiğini de gözlerimle gördüm. Dünya Ticaret Örgütü, yirminci yüzyılın petrol savaşlarıyla başladığını ancak yirmi birinci yüzyılın su savaşlarına sahne olacağını boşuna iddia etmedi. Japonya'da bütünlüklü tam bir kristal oluşturma yeteneğine haiz musluk suyu bulmanız imkansızdır çünkü bütün sular klorlanır. Klor, İngiltere'ye yirminci yüzyılın başlarında girdiğinde Japonya'da elli yıldan uzun zamandır kullanılıyordu. Musluk suyunun aksine, pınarların ve yüksek tepelerden fışkıran kaynak sularının bütünlüklü, güzel kristaller oluşturmaktadır. Bununla birlikte, bugün yeraltı sularının büyük bölümünü elli yıl önce yeryüzüne düşen yağmur suları oluşturmuştur; bu da, Japonya'da endüstrileşmenin başladığı zamanlara denk gelmektedir. Yağmur suyundaki kirlenme bütün dünyayı tehdit edecek noktaya varmıştır. Japonya'da bir şehrin dioksinle kirlenmiş musluk suyundan örnek almıştım ama o suda kristalleri fotoğraflamaya çalışmam nafile bir çabaydı; kristalin gölgesi bile oluşmuyordu. Neyse ki umudumuzu tümden yitirmememiz için Sebepler var;sözünü ettiğim bu Japon şehrinde, halk, dioksin kirlenmesini çok ciddiye alıp harekete geçti. Birkaç yıl içinde o suda daha bütünlüklü kristaller oluşmaya başladı. Şimdi her yıl biraz daha iyi sonuç alıyorum. Aslında, kirlilik, öncelikle kendi bilincimizde ortaya çıktı. Neye mal olursa olsun konforlu bir yaşam tarzı istediğimizi düşünmeye başladık; bu bencilliğin bizi çevre kirliliğine götürdüğü aşikardı ama durmak bilmedik ve şimdi en ücra köşesi bile zihrimizden nasibini almış gezegende yaşıyoruz. ImageKristal fotoğrafları, suyun bilincimizin aynası olduğunu gösteriyor. Peki aynadaki yansımamız neye benziyor? Ya da neye benzemeli? Bu soruların cevapları, suda gizli. Hangi yöne gitmeliyiz.? Bu gezegeni korumakta nasıl bir sorumluluğumuz var? Ancak insan denen varlığın ihtişamını gerçek anlamıyla kavradığımızda bu tür soruların cevapların idrak edebileceğiz. belki de artık insanı kötücül, şeytansı bir varlık olarak görmekten vaz geçmemizin zamanı gelmiştir. Bana kalırsa içimizdeki o eşsiz yetenekleri fena halde azımsıyoruz. Oysa bizim türümüz gerçekten de olağanüstü bir güce sahip. Bilim insanları doğada 108 ile 111 arasında element olduğunu belirtiyorlar. Şu ana kadar insan bedeninde 90 element olduğu doğrulandı, ki bu bütün canlı türlerinin içinde en yüksek sayıdır. Ben bu sayının daha da artacağından, bedenimizde keşfedilecek başka elementler de olduğundan eminim; ya da evrimleşip tam insan olmaya yaklaştıkça geri kalan elementleri de tedarik edeceğiz. Bir canlı türü ne kadar gelişmisse o kadar çok element ihtiva eder. İnsanla kıyaslandığında bitkilerdeki element sayısı yok denecek kadar azdır. bu bilgiden şöyle bir sonuç çıkarabiliriz: Daha az sayıda element demek, daha sınırlı duygusal kapasite demektir. Bütün hayvanlar acıyı hisseder ama keder ve tutku gibi dah yüksek duyguları yalnızca insanlar hisseder. İnsan bedeninin kendi içinde bir evren olarak düşünürsek, bu bedenin bütün elementleri barındırdığı sonucuna varmamız doğaldır. Budizme göre, insan bir ömür kendisine işkence eden 108 dünyevi arzuyla (utanç, bağlılık, kıskançlık ve kibir gibi) doğmuştur. Moder verilerin kadim bilgileri doğruladığı kanaatindeyim; ben bu 108 dünyevi arzunun 108 elemente tekabül ettiği düşüncesini gayet makul buluyorum. Aslında Japonya'da tanıtımını yaptığım ilk titreşim-tespit aletinin bu iddiayı kanıtlamada büyük katkısı olmuştu. Alet, çevremize yaydığımız benzersiz titreşimleri ölçebiliyor ve titreşimlerin suretini suya çıkarıyordu. Birbirinden farklı çok sayıda insanın yaydığı çeşitli titreşimleri bu aletle ölçebiliordum. Ölçümler sırasında çeşitli elementlerin yaydığı titreşimlere bizim de negatif titreşimler yayarak karşılık verdiğimizi fark ettim. ImageMesela, sinirliliğin yarattığı titreşim, cıvanın titreşimine eşdeğerdi; öfke ve kızgınlık, kurşun elementinin titreşimlerinin tıpkısıydı; üzüntü ve kederse alüminyum titreşimlerini yayıyordu. Belirsizlik titreşimleri kadmiyuma, umutsuzluk titreşimleri çeliğe, stres titreşimleri de çinkoya denk düşüyordu. Geçmiş yıllarda, alüminyum tencere ve kap kacak kullanımının Alzheimer hastalığının etkenlerinden olabileceği ortaya konmuştu. Şayet bulgu doğruysa, bu hastalığı tetiklemesinin sebebi alüminyumun keder ve üzüntüyle aynı titreşim frekansına sahip olması olabilir. Ola ki, ileri yaşlarda hissedilen keder ve üzüntü gibi duygular bedende alüminyumun açığa çıkmasını sağlıyor ve nihayetinde Alzheimer hastalığına yol açıyordur. Bir ömür boyu hepimiz 108 dünyevi arzunun nesnesi olacağız. Peki ama bertaraf edilmesi böylesine imkansız görünen bu negatif duygulanımlarla nasıl başa çıkmalıyız? Negatif hislerle nasıl baş edeceğimizin bilgisi, yaşamla uyum halinde olma ihtiyacımızın bilgisidir. O halde, zihnimizin öfke, intikam, kıskançlık gibi negatif düşüncelerin hücumuna uğradığını fark ettiğimizde ne yapmalıyız?
|
| Yukarı Dön |
|
| |
hapşırık mars

Bloke Üye
Kayıt Tarihi: 07-Şubat-2008 Ülke: Türkiye Gönderilenler: 21
|
| Gönderen: 16-Şubat-2008 Saat 19:57 |
|
|
|
değerli yazarımız
Küresel kirlenmeye ve insanların Negatif hislerle nasıl baş edeceğimizin bilgisi, yaşamla uyum halinde olma ihtiyacımızdır diyen yazar bu kirlilliğe neden olan para babalarına vurgulama yapmıyor. dünya ticaret örgütünün ne olduğunu ve amaçlarının neler olduğunu bu alıntıyı yapan arkadaşımız biliyormu?şimdi size kapitalistlerin çevreye verdikleri zararlara örnekler: Her yıl ortalama 11 milyon çocuk hava kirliliği nedeniyle ölüyor. Habitatlarının (yaşama alanlarının) yok olması nedeniyle, yeryüzündeki canlı türlerinin beşte biri 20 yıl içerisinde yok olacak. 1 milyardan fazla insan temiz içme suyundan yoksun. Yağmur ormanları kapitalist devletlerin bilinçli yağmalaması sonucu gün geçtikçe yok olmakta. Küresel ısınma nedeniyle iklim değişiklikleri yaşamı tehdit etmekte. İnsan sağlığı için zararlı ışınları süzen ozon tabakası yer yer incelerek görevini yapmakta zorlanır hale geldi. Çarpık kentleşmenin neden olduğu gürültü kirliliği insan sağlığını olumsuz etkilemekte. Fabrika ortamının havasız, sıcak, gürültülü, kirli, kısaca insan sağlığına aykırı oluşu çevre kirliliğinin bir diğer görünmeyen yüzünü oluşturuyor. Çağımızda iki sınıf mevcuttur . burjuvaziler ve emekçi yoksul halk kısmı günümüzün yazarlarıda tercihlerini paradan yana kullanıyorlar
ne kadar romantikler .....
|
| Yukarı Dön |
|
| |
ilke venüs

Kayıt Tarihi: 26-Ekim-2008 Gönderilenler: 37
|
| Gönderen: 26-Ekim-2008 Saat 21:23 |
|
|
|
Bilim adamları, farelerin beyinlerindeki seçilmiş anıları, diğer hafıza bölümlerine ve beyne zarar vermeden silmenin yolunu buldu.
Genetik olarak müdahale edilmiş farelerin beyinlerindeki alpha-CaMKII proteini seviyeleriyle oynayarak, uzun dönemli ve kısa dönemli hafızaya müdahale etmeyi amaçladı. Bu süreç sonunda bilim adamları, farelerin başka şeyleri unutmadan, "elektrik şoku" gibi "seçili" anılarını silmeyi başardı.
Joe Tsien, bu yöntemin insanlarda da aynı etkiyi göstereceği konusunda
şüpheli olduğunu ve bir insanın anılarını silmenin doğru olmayabileceğini kaydetti.
Tsien, acı verici olanlar da dahil bütün anıların bir amacının olduğunu,
bunların hepsinden insanın büyük dersler aldığını ve deneyim edindiğini söyledi.
Tsien, anılar sayesinde aynı hataların tekrarlanmadığını ve anıların ilerleyen
hayata uyum sağlamaya yardımcı olduklarını belirtti.
İnsan beyninin fare beynine oranla çok daha karmaşık ve farklı olduğunu,
bu nedenle yöntemi insanlarda uygulamanın mümkün olmadığını düşündüğünü söyleyen
Tsien, yine de "eğer bunun olduğunu görürse çok da şaşırmayacağını" ekledi.
2004 yılında yapılan "Eternal Sunshine of the Spotless Mind" (Sil Baştan)
filmi, iki sevgilinin, ayrıldıktan sonra çektikleri acıya dayanamayıp
birbirleriyle ilgili anılarını "sildirmelerini" konu alıyordu.
Filmle ilgili görüşü sorulan Tsien, kötü bir ilişkiyi ya da o insanla
ilgili anıları silmenin, kimse için çözüm olmayacağını söyledi.
Kaynak: Neuron dergisi
|
| Yukarı Dön |
|
| |
adilenur Yönetici

Editör
Kayıt Tarihi: 02-Nisan-2008 Gönderilenler: 1158
|
| Gönderen: 26-Ekim-2008 Saat 21:33 |
|
|
|
Öncelikle hoş geldin ilke . İlginç bir konuyu taşımışsın. Gerçekten her anı insanı mutlu etmez belki ama yaşandığına göre mutlaka bir hikmeti vardır . Bence de silinmemelidir. Kaldıki, insan kendi iç dünyasına çeki düzen vermediği sürece o tür de yani benzer olaylar yaşanacak ve her şey acı anı olarak yeniden depo edilecektir.
Ben de biim adamları gibi düşünüyorum, değişmesi gereken varsa o da biziz .
|
| Yukarı Dön |
|
| |
ilke venüs

Kayıt Tarihi: 26-Ekim-2008 Gönderilenler: 37
|
| Gönderen: 27-Ekim-2008 Saat 13:54 |
|
|
|
Evet, İnsan bir bütündür, yani farkındalık, duyarlılık, his ve bilinç "nhahyu" olabilmesi için kişisel belleğimize gereksinim vardır. Ancak korkunç olan; buna başkalarının karar verme olasılığıdır. Yani gelecekte gen haritasına bakarak, beyin taraması yaparak vs. ilerisi için hakkımızda karar verilebilecek. Kilit soru: birisinin bunalıma girip kendi canına kıymadan önlenmesi olası...
İyilikle kalın 
|
| Yukarı Dön |
|
| |
ilke venüs

Kayıt Tarihi: 26-Ekim-2008 Gönderilenler: 37
|
| Gönderen: 14-Nisan-2009 Saat 14:01 |
|
|
|
İnsan akciğerinde ladin fidanı yetişti
NİJNİY NOVGOROD AA
Federasyonu’na bağlı Udmurtiya Cumhuriyeti’nde kanser şüphesiyle ameliyata alınan bir hastanın akciğerinde 6 santimetrelik ladin ağacı fidanı bulundu.
Ria Novosti ajansının haberine göre, ameliyatı yapan Udmurtiya Onkoloji Hastanesi doktoru Vladimir Kamaşev, bu
bitkinin yeşil renkte olmasını hayretle karşıladığını belirtti ve hangi
ışık kaynağından yararlanarak klorofil ürettiğini izah edemediğini
söyledi. Kamaşev, bitkinin tohum olarak solunum yoluna düşüp büyümüş olabileceğini kaydetti.
|
| Yukarı Dön |
|
| |
adilenur Yönetici

Editör
Kayıt Tarihi: 02-Nisan-2008 Gönderilenler: 1158
|
| Gönderen: 14-Nisan-2009 Saat 15:04 |
|
|
|
Sevgili ilke;
Bu kadarı bana biraz hikaye edilmiş izlenimi verdi. 
Valla bana bir kaç yıl önce bir fidan hediye edilmişti. Büyüsün diye -ki elim yeşildir yani iyi bitki yetiştiririm- yapmadığım kalmadı . Sonunda rahmetli babamın kabri başına diktik. Doğal ortamda büyüdü, kocaman oldu .
Yani diyeceğim, susuz, mineralsiz.. dahası ışıksız, sadece çözünmüş (sebest bile değil) oksijenle değil ağaç, tek hücreli yosun bile yetişemez .
Paylaşımın eğlenceliydi.. sağol .
|
| Yukarı Dön |
|
| |
ilke venüs

Kayıt Tarihi: 26-Ekim-2008 Gönderilenler: 37
|
| Gönderen: 15-Nisan-2009 Saat 14:31 |
|
|
|
 |
|
|
|
Her gerçek sanatçı için 'aykırı', 'tuhaf', 'çılgın' demek mümkün! Ama
onun için tüm bu sıfatlar biraz havada mı kalıyor, ne? Geleceğin dünyasına
dikkat çekmek için koluna insan dokusundan üretilen bir kulak naklettiren
Stelios Arcadiou, daha önce pek çok defa basına konu oldu.
Bu defa Edinburg'daki bir festivale konuk olan sanatçı, 'üçüncü kulağı'nı
görmeyen kimse kalmasın diye yeniden başrolde. İngiltere’de yaşayan
performans sanatçısı 62 yaşındaki aslen Kıbrıslı olan Avustralyalı Arcadiou, 10 yıl boyunca koluna bir
kulak nakledebilecek bir cerrah aradığını ve ancak üç yıl önce onu bulabildiğini
söylüyor.

Not: Bazı "haber"lerin gerçekten inandırıcılıktan uzak olduğunu ifade ettiğiniz için teşekkürler Ancak öyle bir çağda yaşıyoruz ki; du bakalım daha neler olacak demekten de kendimizi alıkoyamıyoruz Çoğu kişi belki Edinburg'a koldaki kulakları görmek için gidecek.
|
|
| Yukarı Dön |
|
| |
ilke venüs

Kayıt Tarihi: 26-Ekim-2008 Gönderilenler: 37
|
| Gönderen: 18-Nisan-2009 Saat 13:12 |
|
|
|
Yeryüzü yörüngesinden 360 mil uzaklıkta olan Nasa'nın Chandra
X-ışını gözlemevi tarafından çekilen Helix nebulası görüntülerinde, mavi gaz
bulutlarının oluşturduğu el?
Bir süpernova içinde patlayan bir yıldızın 12 mil genişliğinde ve
pulsar (titreşen yıldız) denilen bir başka yıldız oluşturmasıyla ortaya
çıkıyor bu el. Pulsar ise görüntüdeki elin bilek kısmının derinlerinde
görülen beyaz ışık huzmesi.
Pulsar, büyük miktarda bir elektromanyetik enerji yayarak bir toz ve
gaz bulutu oluşturuyor ve böylece yıldızın bir ucundan diğer ucuna 150
yıl boyunca süren bir ışık huzmesi oluşuyor.
Nasa bilim adamları, şimdi çekilen bu görüntülerdeki olayın bundan
17.000 yıl önce gerçekleştiğini tahmin ediyorlar.İnternetHaber
|
| Yukarı Dön |
|
| |
reikim45 güneş


Kayıt Tarihi: 18-Ocak-2007 Ülke: Turkiye Gönderilenler: 568
|
| Gönderen: 04-Mayıs-2009 Saat 17:24 |
|
|
|
KÜRESEL ISINMA YENİ YAŞAM TÜRÜ YARATTI | |
|
Kanadalı bilim adamları, 55 milyon yıl önceki küresel ısınmanın yeni bir yaşam biçimi yarattığını keşfettiler.
ANKARA - McGill Üniversitesi’nden araştırmacılar, ABD’nin New Jersey eyaletindeki kazılarında, Paleosen ve Eosen dönemlerinin mikroorganizmalarının ürettiği “dev” manyetofossiler keşfettiklerini açıkladılar.
Manyetofosiller, kendilerini Dünya’nın manyetik alan hatları boyunca yönlendirebilen bir bakteri türü olan “manyetotatik bakterilerin” ürettiği manyetik parçacıkların kalıntıları.
Kanadalı bilim adamları, keşfettikleri fosillerin sadece 4 mikron uzunluğunda olduğunu belirtirken, bunların önceden bulunan manyetofosillerden 8 kat daha uzun olduklarına işaret ettiler.
Profesör Hojatullah Vali, bunun şimdiye dek bilinmeyen tamamen yeni bir organizma sınıfı olduğunu belirterek, bu türlerin Paleosen-Eosen Termal Maksimum olarak bilinen küresel ısınmanın aniden 5 derece arttığı dönem boyunca yaşadıklarını söyledi.
“İlginç olan, bu organizmaların var olduğu spesifik zaman çerçevesini bilmemiz. Eğer öncesine gitseniz bulamayız, sonrasına gitseniz yine bulamayız. 5 derece daha fazla sıcaklık çok fazla görünmeyebilir, ama küresel ısınmaya bağlı olarak o dönemde çok daha fazla demir vardı” diyen Kanadalı bilim adamı, fazla demirin mikroorganizmaların dev manyetofosiller üretmesini zorunlu kıldığını, benzer bir ani küresel ısınmanın da dünyanın biyosferinde ciddi etkisi olabileceğini kaydetti.
Araştırma, Amerikan Ulusal Bilimler Akademisi’nin yayın organında yayımladı.
|
__________________ Bizlerde çocuktuk,bir şeyler örgendik,
Bildiklerimizle övündük,eglendik
Şu oldu,bu oldu da ne oldu sonra
Bir bulut gibi geldik,yel gibi geçtik.
Ö.Hayyam.
|
| Yukarı Dön |
|
| |
reikim45 güneş


Kayıt Tarihi: 18-Ocak-2007 Ülke: Turkiye Gönderilenler: 568
|
| Gönderen: 20-Mayıs-2009 Saat 17:43 |
|
|
|
Üç Güneşli Gezegen Keşfedildi
KATEGORİ: bilim
3 May 2009
ABD’li astronomlar, galaksinin uzak bir köşesinde üç güneşe tanıklık eden bir gezegen keşfettiler. Jüpiter’den biraz daha büyük olan gezegen, bilim adamlarını sahip olduğu özelliklerle şaşırtıyor.
Dünyadan 149 ışık yılı ötede yer alan gezegen, Cygnus takımyıldızındaki HD188753 olarak bilinen üçlü yıldız sistemindeki en büyük yıldızın etrafında dönüyor.
Diğer iki yıldıza da yakın olması gezegenin üç adet güneşe sahip olmasına neden oluyor. Gezegende bir yandan gün doğumu gerçekleşirken bir yandan da gün batımı olabiliyor.
Astronomlara göre gezegenin içinde yer aldığı üçlü yıldız kümesi birbirlerine aşağı yukarı Satürn’ün güneşe yakınlık derecesi kadar yakınlar. Bilim adamları daha önce bu tür karmaşık yerçekimsel yıldız sistemlerine dair herhangi bir veriye sahip değildi. Bu yüzden bu keşfin oldukça önemli olduğu belirtiliyor.
Kaynak:Hürriyetim
__________________ Bizlerde çocuktuk,bir şeyler örgendik,
Bildiklerimizle övündük,eglendik
Şu oldu,bu oldu da ne oldu sonra
Bir bulut gibi geldik,yel gibi geçtik.
Ö.Hayyam.
|
| Yukarı Dön |
|
| |
aşksal güneş


Kayıt Tarihi: 05-Ocak-2008 Ülke: Türkiye Gönderilenler: 220
|
| Gönderen: 01-Haziran-2009 Saat 04:40 |
|
|
|
reikim45 Yazdı:
|
Dünyadan 149 ışık yılı ötede yer alan gezegen, Cygnus takımyıldızındaki HD188753 olarak bilinen üçlü yıldız sistemindeki en büyük yıldızın etrafında dönüyor. |
|
|
Tamam, biz de inandık.
__________________ "Ey rabbim. Göğsümü aç, genişlet. İşimi kolaylaştır. Dilimde bulunan düğümü çöz de, anlasınlar beni"(Taha:25-28)
|
| Yukarı Dön |
|
| |
ilke venüs

Kayıt Tarihi: 26-Ekim-2008 Gönderilenler: 37
|
| Gönderen: 02-Haziran-2009 Saat 15:30 |
|
|
|
Bilim adamları insan DNA'sındaki konuşma geni olarak bilinen
FOXP2'yi farelere yerleştirerek, iletişimlerindeki değişiklikleri
tespit etmeyi başardı.
Cell
dergisinde yayımlanan araştırmaya göre, Almanya'daki Max Planck
Evrimsel Antropoloji Enstitüsü araştırmacısı Wolfgang Enard, farelerin
DNA'sına yüklenen insan geniyle farelerde iletişim aracı olan ses
renginde ve beynin çalışma yönteminde değişiklikler saptadı. Araştırmada, FOXP2
yüklenerek genetik değişime uğrayan farelerin beyin sinir
bağlantılarında ve yeni doğmuş farelerin annesinden ayrıyken ultrasonik
(ses ötesi) düzeyde çıkardıkları "cıyaklama" sesi de dahil seslerinde
önemli değişikler gözlemlendi.
Farelerin sesli
iletişiminin henüz yeterli araştırılmaması nedeniyle FOXP2 geninin
farelerde yaptığı değişimlerin tümünün saptanmasının zor olduğunu
vurgulayan araştırmacılar, bu genin farede dudak kasları, akciğerleri,
gırtlak ve dil kontrolü sağladığını tahmin ediyor.
Ah bu farelerin bizden çektiği...
|
| Yukarı Dön |
|
| |
simir güneş

Kayıt Tarihi: 09-Şubat-2007 Ülke: Turkiye Gönderilenler: 362
|
| Gönderen: 30-Haziran-2009 Saat 14:08 |
|
|
|
BİLİM ADAMLARI MARS OLDU!
Mars'ı boşver hayat Enceladus'ta!
25 Haziran 2009 Perşembe 12:38
Satürn'ün 60 uydusundan en dış halka üyesi Enceladus'da sodyumklorür (tuz) izine rastlandığından bu kartopu uyduda "hayat olasılığı" giderek güçleniyor.
Alman ve Amerikalı astrofizikçilerle nükleer biyoloji bilginleri, Ay'ın yarısı kadar olan 500 kilometrelik çapıyla Enceladus'un su ve tuz içerdiğini bildiriyor.
Enceladus üzerine iki araştırma, Nature (Doğa) dergisinde yayımlandı.
Almanya'nın güneybatısında Baden-Württemberg eyaleti Heidelberg kentindeki Max Planck Enstitüsü Fen Bilimleri Nükleer Fiziği Araştırma Kurumu'ndan astrofizikçi Frank Postberg, Enceladus'ta buharlaşmanın dev mağara oyuklarından ve tuzlu su ve deniz benzeri oluşumunun mümkün olduğunu söyledi.
Aynı görüşü, ABD'nin Colorado eyaleti Boulder Üniversitesi Güneybatı Araştırma Kurumu'ndan John Spencer de teyit etti. Cassini uzay aracı, kasım ayında Enceladus'un yakınından 2 kez geçecek.
Büyük Cassini Projesi
Nükleer enerji ve güneş enerjisiyle daha 200 yıl çalışabilecek olan ABD'nin Ulusal Havacılık ve Uzay Dairei'nin (NASA) Cassini-Huygens aracı, tarihte en pahalı uzay tasarımı: 3 milyar 400 milyon dolar. NASA ile Avrupa Uzay Dairesi'nin (ESA) ortak yapımı olan, Satürn gezegenini inceleyen Cassini aracı-Huygens sondası, 1997'de 15 Ekim'de fırlatıldı.
Cassini, çizdiği çok geniş rotasıyla bugün önce yeniden Dünya'ya uğradı ve Yer'in çekim gücünden yararlanarak uzun yolculuğu için büyük mancınık hızını kazanmayı başardı. Çok ince yörünge hesapları içinde matematikçilerin en büyük başarılarından biri olan "Büyük gezegenin çekim gücünden itme hızı kazanma" manevrası Cassini'ye kazandırıldı.
Cassini, 5 yıl süren ilk etap uzun yolculuğunun Dünya'ya en yakın noktasına ulaşıverdi. Cassini, 171 kilometre gibi çok yakın mesafede, Büyük Okyanus'un güneyinin doğu bölgesi üzerinde yaklaşarak saniyede 5.5 kilometre hız kazandıran ivmesine kavuştu.
1973'ten beri mancınık
Toplam 7 yıllık Satürn yolculuğuna çıkan ve Aralık 2000'de Jüpiter'in yanından uçan Cassini-Huygens'de uygulandığı gibi NASA, 1973'ten beri gezegenlerin (Dünya ve Venüs) kütleçekimini uzay araçlarını hızlandırmak için kullandı.
Cassini gibi plutonyum kullanan Galileo uzay aracı, Jüpiter'e giderken 2 kez rotada geri dönüş yapıp hız kazanmak için Dünya'nın çekiminden yararlandı ve hiçbir sorun çıkmadı. Cassini, plutonyumu itici-aracı sevkedici güç olarak kullanmıyor, 12 ayrı cihazının ihtiyacı elektrik, plutonyumun ışıması (radyoaktif erime) sayesinde sağlanıyor.
Titan'ın cazibesi
Cassini-Huygens, 2004 yılı temmuz ayında Satürn'e vardığında, aracın ünlü astronom Huygens'in adını taşıyan bölmesi Cassini'den ayrıldı ve Satürn'ün en büyük uydusu Titan'a indi. Titan, astronomları en çok büyüleyen büyük gökcisimlerinden biri. Bunun bir nedeni, çok soğuk da olsa Titan'ın Dünya'ya jeolojik ve atmosferik yapılar bakımından çok benzemesi.
Cassiniler
Cassini, adını, İtalyan asıllı Fransız astronomu Gian Domenico Cassini'den alıyor ve 3 kuşak baba-oğul-torun astronom Cassiniler'in anısını yaşatıyor.
Fransızca adı Jean-Dominique Cassini olan, 8 Haziran 1625'te Perinaldo-Cenova Cumhuriyeti'nde doğan ve 14 Eylül 1712'de Paris'te ölen Domenico Cassini, Satürn'ün (A) ve (B) halkaları arasındaki karanlık aralığı (Cassini bölümü) keşfetmiş ve gezegenin 4 uydusunu belirlemişti.
Cassini adı, aynı zamanda, Satürn gezegeninin uydularının yörüngesel hareketlerinin cetvellerini ilk olarak derleyen, Gian Domenico Cassini'nin oğlu Jacques Cassini (1677-1756) ile Jacques Cassini'nin oğlu Cesar-François Cassini de Thury'nin (1714-1784) adlarına gönderme yapıyor.
Baba ve oğul Cassini, halef-selef Paris Gözlemevi'nin yöneticiliğini yaparken, torun 3. Cassini, astronominin yanısıra çalışmalarını jeodezi ve topografya alanlarında yönlendirdi ve Fransa'nın büyük topografya haritasına çıkarma çalışmalarını başlattı.
Huygens
Cassini sondasının Titan'a inen cihazının adını aldığı Flaman fizikçi, matematikçi ve astronom, Lahey doğumlu Christiaan Huygens (1629-1695), ışığın dalga kuramını buldu, Satürn'ün halkalarının gerçek biçimini keşfetti ve dinamik bilimine özgün katkılarda bulundu.
İngiliz gökbilimci William Herschel, Enceladus'u 1789'daki gözlemlerinde buldu. Kütlesi Dünya'nınkinden 95 kat, hacmi 750 kat büyük olan Satürn'ün minik uydusu Enceladus hakkında NASA, eski Yunan mitolojisinde dev yaratık olan Enceladus'da su bulunabileceğini çok önceden açıklamıştı.
Güneş sisteminde Mars, Jüpiter'in uydusu Europa ve Enceladus "doğrudan su kanıtı" taşıyan 3 gökcismi. NASA'nın eski açıklamasında, "Cassini, Enceladus'ta, ABD'nin Wyoming, Montana ve Idaho eyaletlerini kapsayan Yellowstone Milli Parkı'ndakilere benzeyen gayzerler bulunduğunu gösteren işaretler belirledi" dedi.
Cassini seferinden sorumlu bilim adamlarından Carolyn Porco, "Böylesine küçük ve soğuk gökcisminde sıvı halde su bulunduğunu gösteren kanıtlara sahip olduğumuzu sanıyoruz" diye konuştu ve suyun varlığının, bu esrarengiz ayla ilgili soruları arttırdığını bildirdi.
Enceladus'a yakın bakan Cassini Enceladus'un milyarlarca yıl önce oluşumundan hemen sonra içindeki radyoaktif bozulmadan kaynaklanan ısının, bugün yüzeyinden fışkıran gayzerlerin nedeni olabileceği ve bunun da yaşam için gerekli ortamı sağlayabileceği görüşü 5 yıl önce ortaya atıldı.
ABD'nin Texas eyaletinde her yıl düzenlenen Ay ve Gezegen Bilimleri Konferansı'nda, yüzey sıcaklığı eksi 201 derece civarında olan Enceladus'un iç kısmında ilkel yaşam için uygun ortam olabileceğini gösterdiği kaydedilmişti.
Bilim adamları, yeni geliştirdikleri bir modelle Enceladus'un içindeki ısının, eskiden meydana gelen radyoaktif bozulmadan kaynaklandığını ve bunun da Satürn'ün ayının sıcak güney yarıküresindeki su buharı bulutu ve periyodik buz kristali rüzgarlarının açıklaması olabileceğini dile getirdiler. Icarus gökbilim dergisinde yayımlanmış kurama göre Enceladus, 4.5 milyar yıl önce alüminyum ve demir radyoaktif izotopları içeren kaya ve buz karışımı olarak oluştu.
Birkaç milyon yıl sonraki dönemde, 2 radyoaktif elementin hızlı biçimde bozulması, merkezde kayalık çekirdeğin mantodaki buz örtüsüne yaklaşmasıyla sonuçlanan sıcak patlamasına yol açtı. Zamanla çekirdekteki bozulmadan geriye kalanlar da Enceladus'un içinde eridi. (CNNTÜRK)
|
| Yukarı Dön |
|
| |
phbnn güneş

Kıdemli
Kayıt Tarihi: 07-Aralık-2006 Ülke: Türkiye Gönderilenler: 968
|
| Gönderen: 01-Temmuz-2009 Saat 09:52 |
|
|
|
Önce, http://arsiv.sabah.com.tr/2000/06/05/d06.html adresinde yer alan haberden bir bölüm okuyalım; ******** “20.
YÜZYILIN FİZİK YASALARINI ALT ÜST EDECEK BİR DENEY GERÇEKLEŞTİ. IŞIĞIN
BİLİNENDEN 300 KAT HIZLI SEYAHAT EDEBİLDİĞİ KANITLANDI. Princeton
Üniversitesi NEC Enstitüsü'nün uzmanlarından Dr. Lijun Wang'ın
deneyinin geçerli kabul edilmesi halinde, fiziğin temel kanunlarından
olan NEDENSELLİK İLKESİ (neden sonuçtan önce gelir) ve bu ilkeyi temel
alarak çalışan DETERMİNİZM (“sebepler sonuçları belirler” veya “ne
ekersen onu biçersin”) YASASININ DA GEÇERSİZ KALACAĞINA DİKKAT
ÇEKİLİYOR. Bu durumda, BİR OLGUNUN SONUCU, ONU YARATAN NEDENDEN ÖNCE
GELEBİLİR. Yapılan deneylerde "IŞIĞIN GİDECEĞİ YERE DAHA SEYAHATİNE
BAŞLAMADAN ÖNCE VARDIĞI" saptandı. Başka değişle ışığın zamanda ileri
doğru atladığı tespit edildi. Şimdi EİNSTEİN'IN "İZAFİYET TEORİSİ"NİN ÇÖKMESİ GÜNDEMDE...
Dr.
Lijun Wang, açıklamasında, laboratuvar deneyinin, bir ışık demetinin,
içinde özel olarak hazırlanmış Sezyum gazı bulunan test ortamına
gönderilmesiyle yapıldığını söyledi. Wang'ın verdiği bilgiye göre, ışık
demeti, daha Sezyum gazlı test ortamına girmeden ortamdan çıktı. Işık
demetinin test ortamından çıkıp yoluna 20 metre devam ettikten sonra,
ortama daha o anda girdiği belirlendi. Wang, bir başka deyişle, ışık
demetinin, iki yerde aynı anda bulunduğunu söyledi. Yani ışık daha test
ortamına girmeden dışarıya çıktı.” ********** ACABA, bu iddialar ne kadar gerçeği yansıtıyor?
Hepimizin
bildiği gibi ışık, boşlukta seyrederken saniyede 300 000 km hızla yol
alır. Bu demektir ki ışık çeşitli ortamlardan geçerken, 300 000
km/saniye olan hızdan düşük ve yüksek hızlara sahip olabilir. Nitekim
ABD’li bilim adamı Wang’ın deneyinden YILLARCA ÖNCE Rus fizikçi Pavel
A. ÇERENKOV, boşluk hariç herhangi bir ortamda PARÇACIKLARIN, IŞIKTAN
DAHA HIZLI GİTMESİNİN MÜMKÜN OLDUĞUNU, boşluk dışındaki bazı ortamlarda
ışıktan daha hızlı giden parçacıkların arkalarında mavi bir ışık
bıraktığını KANITLAMIŞTIR. Bu mavi ışık, ilk gözleyen Çerenkov’un adını
aldığından ‘ÇERENKOV IŞINIMI’ olarak anılır. 1937 yılında İlya M. Frank
ve İgor Y. Tamm da, bu ışınımın varlığını, ışıkla parçacığı belirlenmiş
ortamdaki izafi hızlarıyla bağıntı kurarak açıkladılar. Bu buluşlarıyla
1958’de Nobel Fizik Ödülü aldılar.
Gelelim diğer iddiaya,
“20.
YÜZYILIN FİZİK YASALARINI ALT ÜST EDECEK BİR DENEY GERÇEKLEŞTİ. ŞİMDİ
EİNSTEİN'IN "İZAFİYET TEORİSİ"NİN ÇÖKMESİ GÜNDEMDE. Fiziğin temel
kanunlarından olan NEDENSELLİK İLKESİ (neden sonuçtan önce gelir) ve bu
ilkeyi temel alarak çalışan DETERMİNİZM (“sebepler sonuçları belirler”
veya “ne ekersen onu biçersin”) YASASININ DA GEÇERSİZ KALACAĞINA DİKKAT
ÇEKİLİYOR. Bu durumda, BİR OLGUNUN SONUCU, ONU YARATAN NEDENDEN ÖNCE
GELEBİLİR.”
ACABA??? Hepimizin bildiği gibi bir olayın
görülebilmesi için ışığa ihtiyaç vardır. Çünkü gözlem ancak ışıkla
olur. IŞIĞIN GÖZLEMLEDİĞİMİZ ŞEYDEN GÖZÜMÜZE GELEBİLMESİ İÇİN, olayın
olduğu yerin gözlemciye uzaklığının ışık hızına bölümü kadar bir ZAMAN
GEÇMESİ GEREKİR. Nasıl bir bululu bir havada bir Şimşeğin çakışını
görmemize rağmen sesini daha sonra duyuyorsak, bir olayın oluşuyla,
tarafımızdan veya bir gözlem aletiyle gözlemlenebilmesi için daima bir
ZAMAN geçmesi gerekir.
Eğer ışık, bir ortamda (Dr. Lijun
Wang’ın deneyinde, Sezyum metalinin kızgın buharıyla doldurulmuş tüp)
boşlukta olduğundan 300 kat daha hızla ilerliyorsa, biz de varış
noktasına(tüpün çıkışına) yakın bir yerden gözlem yapıyorsak, (ki elde
edilen sonuca göre başka türlüsü olamaz) IŞIĞIN GİDECEĞİ YERE DAHA
SEYAHATİNE BAŞLAMADAN ÖNCE VARDIĞINI görmemiz kaçınılmazdır.
Dolayısıyla
Dr. Lijun Wang'ın yaptığı deneyde elbette ışığın tüpten çıkışı, tüpe
girişinden önce görülecektir. Ve de IŞIĞIN TÜPE GİRİŞİNİ GÖRDÜĞÜMÜZ
ANDA, TÜPTEN ÇIKAN IŞIĞIN 20 METRE İLERLEMİŞ OLDUĞUNU GÖRMEMİZDEN DE
NORMALDİR. Çünkü biz tüpün çıkışına yakın bir noktadayız ve HAVADA
SEYREDEN IŞIKLA gözlem yapıyoruz. Tüpe girmek üzere olan ışıktan
gözümüze gelen ışık, tüpün boyu kadar mesafeyi 300 000 km/sn hızla kat
edip, gözümüze gelir. Ama, TÜPÜN İÇİNDEN GEÇEN IŞIK bu hızdan 300 kat
daha büyük bir hızla, yani DIŞARIDAN YOL ALAN gözlem IŞIĞININ HARCADIĞI
ZAMANIN 300’DE BİRİNİ HARCAYARAK TÜPÜN ÇIKIŞ NOKTASINA ULAŞIR. Biz de
çıkışa yakın bir noktadan gözlem yaptığımızdan, tüpten çıkan ışığı,
TÜPE GİRİŞİNDEN ÖNCE GÖRMÜŞ OLURUZ. Gerçekte ise ışık, önce tüpe girmiş
sonra çıkmıştır. Fakat gözlem aracımız olan havada seyreden ışık,
OLANI, OLDUĞUNDAN FARKLI GÖRMEMİZE SEBEP OLMUŞTUR. Görmenin, gözlemin,
olandan farklı olması durumunda görülen şey gerçek/hakikat değil
İLLÜZYONDUR. Eğer görülen şey illüzyon değil de gerçek olsaydı, sonucu
sebepten önce görmek mümkün olsaydı, zamanda seyahat de, sebepleri
değiştirip, farklı sonuçlar almak, şimdiki halimizi zahmetsiz
değiştirmek de mümkün olurdu. Not: Quantumcular grubunun, http://www.new.facebook.com/group.php?gid=9660140806#/topic.php?uid=9660140806&topic=8737 adresindeki tartışmalar panosunda, "Işık hızı aşıldı Şimdi Einstein'ın "İzafiyet Teorisi"nin çökmesi gündemde..."topiciğinde...
Bilim beni haklı çıkaracak.... Sonucu bilirsen gidişatı değiştirebilirsin... Ahh Ahh !... Herşey olacağına varmayacak göreceksiniz işte...  O mavi ışıklarda mor olacak !.. ( bu da fantazi kısmı tabiii.....)
__________________ BNN !
|
| Yukarı Dön |
|
| |
phbnn güneş

Kıdemli
Kayıt Tarihi: 07-Aralık-2006 Ülke: Türkiye Gönderilenler: 968
|
| Gönderen: 21-Temmuz-2009 Saat 14:30 |
|
|
|
Asrın güneş tutulması!
Dünyanın yarısı çarşamba günü karanlığa gömülecek. Asrın en uzun güneş tutulması için astrologlar felaket senaryoları yazıyor.
http://www.haberciler.com/news_detail.php?id=1030973
http://www.haberciler.com/news_detail.php?id=1030973
__________________ BNN !
|
| Yukarı Dön |
|
| |
simir güneş

Kayıt Tarihi: 09-Şubat-2007 Ülke: Turkiye Gönderilenler: 362
|
| Gönderen: 12-Ağustos-2009 Saat 12:24 |
|
|
|
Harvard Tıp Okulu ve Amerikan Ulusal Yaşlanma Enstitüsü araştırmacıları, kırmızı şarapta bulunan resveratrol denen doğal maddenin zengin kalorili ve bol yağlı yemeklerin Kötü etkilerini yok ettiğini ve ömrü uzattığını keşfetmişler. Habere göre; Her gün düzenli alınan resveratrol, son yıllarda hızla artan obezite/şişmanlık kaynaklı rahatsızlıklar, hatta ölümlerin çaresi oluyor.
Resveratrol üzümün kabuğunda, dolayısı ile kırmızı şarapta bulunan bir madde ve bu madde, ünlü bilim dünyasında "Fransız Paradoksu" diye bilinen çelişkinin büyük anlamda çözümü. Fransızlar Dünyanın en zengin ve en yağlı yemeklerini yiyen millet oldukları halde, Amerikalılara göre çok daha az kalp hastalıklarına yakalanıyorlar. Neden? İşte bundan. Her yemekte içtikleri kırmızı şaraptaki resveratrol, bol yağlı, bol kalorili yemeklerinin kötü etkisini yok ediyor. Araştırmacılar bir gurup deney faresini, yüzde 60'i yağlardan oluşan bir diyetle beslediler. Fareler, fare türü için orta yaş demek olan, bir yaşındaydılar. Beklendiği gibi fareler bir süre sonar şeker hastası oldular, karaciğerleri büyüdü ve standart beslenen farelere göre daha erken ölmeye başladılar.
Bir başka gurup fare de ayni diyetle beslendiler, ama onlara ayni zamanda büyük dozlarda resveratrol verildi. Bu fareler de normalin üstünde şişmanladılar. Ne var ki bunların kan şekerlerinde ve insilün üretimlerinde değişme olmadı. Şeker hastası olmadılar. Karaciğerleri büyümedi. En önemlisi şaraptaki bu madde farelerin hayatını çok keskin bir şekilde uzattı. Resveratrol alan fareler, normal beslenen ve normal yaşam süren farelerden de daha uzun yaşadılar. Yani Bu fareler, sağlıklarından hiçbir bedel ödemeden, en sevdikleri, en güzel, en lezzetli, en yağlı yemekleri istedikleri kadar yediler. Üstelik Normal beslenen farelere göre daha uzun yaşadılar.
Araştırmacılar resveratrol’un farelerin fiziksel yaşam kalitelerine nasıl etki ettiğine de baktılar. Farelerin denge ve fiziksel gücünü deneyen bir test var. Dönen bir çubuk üzerinde düşmeden yürüme süreleri ölçülüyor. Resveratrol alan fareler yaşlandıkça daha başarılı olmaya başladılar ve normal beslenen genç farelerle ayni formu muhafaza ettiler.
Bu madde sadece ömrü uzatmakla kalmıyor Kansere karşı, Virüs hastalıklarına karşı, Ateşli, iltihaplı hastalıklara karşı, Sinirlerin ve sinir sisteminin muhafızı. Yani her derde deva tam bir mucize madde bu..
Bu konulardaki çalışmalar da hızla devam ediyor. Uzmanlar farelerden alınan sonuçların insanlar için de geçerli olacağını düşünüyorlar.
Kuran-ı Kerim'in Nahl Suresi 67'inci ayetinde aynen şöyle bir ifade vardır: “Hurmalıkların meyvelerinden, üzümlerden de sarhoş edici bir içecek ve güzel bir rızk elde edersiniz. İşte bunda, aklını işleten bir topluluk için kesin bir mucize vardır.'
vicdanı ve aklı olana zaten haram yok ..bilincsiz olanları hizaya sokmak icin bu haramlar yasaklar ..

|
| Yukarı Dön |
|
| |
adilenur Yönetici

Editör
Kayıt Tarihi: 02-Nisan-2008 Gönderilenler: 1158
|
| Gönderen: 10-Aralık-2009 Saat 18:02 |
|
|
|
| İşte vücudumuzun sırları |
|
-O kadar çok karbon taşırız ki bunları bir araya toplayıp kullanmak mümkün olsa; 9000 adet kurşun kalem yapabiliriz. 2200 kibrite yetecek kadar fosforumuz, 250 gramdan fazla sürfürümüz, bir kaşık dolusu mağnezyum, 5 cm boyunda bir çivi yapacak kadar demirimiz vardır.
-Vücudumuzda 25 milyar oksijen alıcı kırmızı kan yuvarlakları bulunmaktadır. Bunları bir yüzey üzerine yayacak olursak 2570 metre karelik bir alanı kaplar.
-Bebekken 270''den fazla kemiğimiz varken, büyüdükçe bunların bazısı birbiriyle kaynaşarak sonunda sadece 206 kemikle kalırız.
-Kalbimiz normal olarak dakikada 70-72 kere atar. Bu atışa göre, 70 yaşındaki insanın kalbi 2500 milyon kere atmış ve bu süre içindede 167561600000 kilo kan, damarlarımıza pompalamıştır .
-Normal bir vücut ısısı ile, insanın dayanabileceği en sıcak suyun ısısı 110°C ''dir.
-Normal bir insan vücudunda bulunan elektrik, 25 Wattlık bir lambayı dakikalarca yakabilir.
-Esmerlerde 120 bin, sarışınlarda ise 140 bin adet saç teli vardır. Her geçen gün başımızdan 25.000 arasında saç teli kopar ve yerine yine aynı sayıda yenileri çıkar.
-Tek bir dakika içerisinde 1025 cm küplük havayı içimize çeker, 4 kilograma yakın kanı vücudumuz içinde devrederiz.
-Yapılan araştırmalara göre 6 dakika su altında kalabilir, 20 dakika nefesimizi tutabilir, sıfırın altında 103 derecelik bir soğuğa karşı koyabiliriz. 30 gün aç 110 saat da uykusuzluğa dayanabiliriz.
-Tırnaklarımız bir yılda 3,75 metre kadar uzar.
-İnsan doğduktan bir kaç gün sonraya kadar, hiç birşey duymayacak kadar sağırdır.
-Vücudumuzda bulunan yağla 7 iri sabun kalıbı yapabiliriz..
(haberturk.com)
| |
|
| Yukarı Dön |
|
| |
ashtar Yönetici


Kayıt Tarihi: 22-Şubat-2007 Ülke: Turkiye Gönderilenler: 600
|
| Gönderen: 07-Şubat-2010 Saat 22:08 |
|
|
|
http://www.kendinigelistir.com/test-sag-sol-beyin-cakismasi/
|
| Yukarı Dön |
|
| |
adilenur Yönetici

Editör
Kayıt Tarihi: 02-Nisan-2008 Gönderilenler: 1158
|
| Gönderen: 10-Mayıs-2010 Saat 12:36 |
|
|
|
Ölümsüzlük Aslında Zaten Tek Gerçek mi? İşte Şaşırtıcı İddia!
ABD'li bilim adamı Robert Lanza yayınladığı bir hipotez ile ölümün aslında var olmadığını iddia etti. Lanza'nın bilim dünyasını ikiye bölen şok iddiasını dayandırdığı nokta ise bilim ve felsefeyi buluşturuyor.
Lanza, ölümün insanlar için bir yok oluş değil, sınırsız sayıda Evren içerisinde bir diğerine geçiş olarak tanımlıyor. Bu geçiş senaryolarının hiç birinde ise bugün anladığımız anlamda bir ölüm gerçekleşmiyor sadece enerji şekil değiştiriyor.
Lanza, insan bedeninin zaman içerisinde işlevini yitiriyor olmasının "Ben kimim?" diye sorma becerisini gösteren yanımız ile aynı şey olmadığını iddia ediyor. Lanza'ya göre insan beyninde bulunan enerji kaynağı, bedenin ölümü ile birlikte yok olmuyor. Doğadan enerjinin asla ölmediği veya yok edilemediği gerçeğinden yola çıkan Lanza, bu enerjinin bizi biz yapan en önemli öğe olduğunu ve bedenin ölümünden sonra varlığını sürdürdüğünü iddia ediyor. Zaman ve uzay kavramlarının aslında bizim bazı şeyleri tanımlayabilmek için uydurduğumuz kavramlar olduğunu da söyleyen Lanza, bahsettiği ölümsüzlüğün bizim anladığımız anlamdaki zaman içerisinde bir son olmadığını, bu zaman kavramı dışında var olmaya devam etmek olduğunu da söylüyor.
|
| Yukarı Dön |
|
| |
|
|